

Şair & Savaşçı
Güney
1. Overture
Aslında şarkılar kendini besteler, hikayeler de kendini yazar. Biz aracı oluruz sadece.
Sonra da sahipleniriz onları. Bazen de sahiplendiğimiz hikaye bizi hiç ummadığımız bir yere götürür. Ordan çıkmanın tek yolu da ilerlemek olur, bilinmeyene.
Çünkü kendini bulabilmek için önce kaybolmaya cesaret etmek gerekir, bazen ışığın içinde bazen de karanlığın tam kalbinde.
Çok uzakta değil, insan ruhunun düşlerle hala barışık olduğu ve yaşamın fısıltısını duyabildiği bir zamanda.
Ejderhaların gökyüzüne hükmettiği ve tüm canlıların varoluşun şarkısını yıldızlarla birlikte söylediği çağlarda.
Onuruyla yaşayan bir savaşçı vardı.
Bildiğimiz ama unuttuğumuz bir dünyada.
Ömrü boyunca savaşmış ve kazanmıştı ama bu kez farklıydı.
Sanki içinde bir savaş çıkmış ve ruhu ikiye ayrılmıştı.
Kendiyle nasıl savaşabilirdi ki? Hem savaşıp kazansa bile biliyordu, her türlü kaybedecekti.
Sanki kendi kılıcıyla varlığını ikiye bölmüş ve bir yarısı da onu terk etmiş gibiydi.
Arıyordu ama neyi? Özlüyordu ama kimi? Bütün bunların sebebi neydi?
Bilemiyordu ama her şey durmadan tekrar eden o rüyadan sonra başlamıştı, emindi.
2. Warrior’s Dream
(Savaşçının Rüyası)
Düş gerçeğe sızabilir mi? Rüyadaki düşünce ve hisler uyanınca da devam ediyorsa gerçeklik hiç bitmeyen bir düşün devamı olabilir miydi? Kafasında bu sorularla aniden uyandı bir şafak vakti yine.
Her gece tekrar eden o rüya adeta uykularını ele geçirmişti. Bin bir engeli aşıp tam ona ulaşacakken bir hayalet gibi aniden ortadan kaybolan o silüet kimdi? Düşlerine niye geliyordu, ne istiyordu?
Yüzünü hiç görememişti ama onu tanıdığından da emindi. Sanki bir şeylerin kaynağı oydu ve henüz sormayı akıl bile edemeyeceği soruların cevapları onda gizliydi.
O artık savaşçı için sadece rüyasındaki bir karakter değildi. Hislerinde, düşüncelerinde, düşlerinde kısaca her yerdeydi.
O artık gerçekti !
3. Poet’s Dream
(Şairin Rüyası )
İmgelerim var, görmeden izlediğim,
Her rüyada aynı alan, aynı zaman.
Cevaplarım var, sorularını bilmediğim,
Hep aynı çıkmaz, hep aynı kapan.
Bir düşüm var, düşlediğim uyumadan.
Bir hayal, kaçıp giden ulaşamadan.
Bir insan var, bulamadan kaybettiğim.
Bir savaşçı, başka bir gerçeklikte var olan.
4. Leaving ( Giderken )
Serin bir sonbahar sabahı, şafağın ilk ışıkları dağları aşıp batıya doğru uzanan uzun dar vadiye yenice vurmaya başlamıştı. Bulunduğu tepeden aşağıya dalgın gözlerle baktı. Nereye gideceğine dair hiç bir fikri, hiç bir planı yoktu. Tek bildiği, daha doğrusu sezdiği, düşündeki o kişiyi araması ve bulması gerektiğiydi. Rüyasının peşinden gitmek zorundaydı. Artık onsuz bir hayat düşünemezdi.
Korkuyordu. Aslında korkuyla eski dosttular. Savaşırken defalarca korkusu onu hayatta tutmuştu. Ama bu sefer farklıydı. İlk kez korkuyor olmaktan korkmuştu.
Sonra sağ yanına döndü. Kadim dostu, sadık atı oradaydı. Kararlılığın ve irade gücünün vücut bulduğu, durdurulamaz ve hiç yıkılmayacak canlı bir heykel gibi yanında durmaktaydı. Simsiyah yeleleri güneşte asil bir kralın tacı gibi parlıyordu. Ona her baktığında içini sonsuz bir güven kaplardı.
Sonra bir anda kafasındaki tüm düşünceler bir bulut gibi dağıldı ve aniden atına atladı. Onu tepeden aşağıya, vadinin içine doğru hızla sürmeye başladı. Tam o esnada bir kartal çığlığı havayı kılıç gibi yardı. Başını kaldırdığında, geniş kanatları adeta ufkun iki ucuna kadar açılmış olan devasa kartalı gördü. Kafasının üzerinde bulutların hizasındaydı. Sonra aniden zaman yavaşladı, atı hızlandı. Gözlerinde şimşekler çakmaya, rüzgar kulaklarında ıslık çalmaya başladı. Altındaki vadi canlanmışçasına şekil değiştirirken savaşçı kendini hiç bilmediği bir gerçeklikte ilerlerken buldu.
Batı
5. Bozkır
“Kendine gel! Bütün bunlar gerçek olamaz! Daha üç dört saattir yoldasın. Koca bir mevsim nasıl geçmiş olabilir? “ Bir yandan nerede ve hangi zamanda olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da rüzgarlı bozkırın ortasında şaşkın bir vaziyette etrafı izlemekteydi. Atını durmadan batıya sürdüğünden emindi ama nerede olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tek gördüğü yüce dağlarla çevrili kurak bir bozkırdı. Acilen oradan çıkmalıydı yoksa ya soğuktan ya açlıktan ölebilirlerdi. Günlerce bir çıkış yolu bulmak için dağların eteklerinde dolandı ama nafile. Hiç bir yol yoktu. Derken bozkırın kuzey yönündeki dağlara yakın bir yerde kadim bir zeytin ağacına rastladı. İçinde girilecek ve sığınılacak kadar bir oyuk vardı ancak atı sığmazdı. Kış gelmekteydi ve bir karar vermeliydi. Kadim dostu ve yol arkadaşından ayrılmak zorundaydı çünkü bu noktadan itibaren artık kimse onunla gelemezdi. "İkimizin de burada ölmesine gerek" yok diye düşündü ve atını geri dönmesi için saldı. Artık tek başınaydı. Uzun zaman ağacın kovuğuna sığındı, onun zeytinleriyle ve bulduğu bazı bitki kökleriyle beslenerek hayatta kalmaya çalıştı. Günlerce karanlıkla, soğukla, açlıkla mücadele etti. Yardım isteyecek, konuşacak kimse yoktu. Sorumluluğu kimseye de atamazdı. Bu kimsenin olmadığı ıssız yere gelme kararını kendi vermişti. Ama kararının arkasındaydı ve doğruluğundan bir an bile şüphe duymadı. Yalnızlığıyla ve aldığı kararın sonuçlarıyla kendi başına yüzleşmek zorundaydı ve yüzleşti de. Çünkü sonucu ne olursa olsun şu an tam olması gereken yerde, olması gereken zamanda, olması gerektiği gibi var olduğunu bilmekteydi. Sonunda, hiç bitmeyecek gibi gelmiş olsa da kış geçti ve bir ilk bahar sabahı yine çıkış yolu aradığı bir anda ilerde, dağın eteğinde bir bozkır kurdu beliriverdi. Savaşçı onun olduğu yere doğru hızla koşmaya başladı ama daha yetişemeden kurt, dağın eteğinde kayalık bir mağaranın girişinde kayboldu. Savaşçı da kurdun ardından hızla mağaraya doğru ilerledi ve hiç tereddüt etmeden içeri daldı.
6. The Dragon (Ejderha )
Savaşçı kendini yüksek tavanlı geniş bir mağarada buldu. Bir süre aşağı yönde karanlıkta ilerledikten sonra, içerisi çok ilerden gelen bir ateşin ışığıyla hafifçe aydınlanmakta olan bir tünele vardı. Merakla ilerledi. Nefes nefese bırakan uzun bir yürüyüşün ardından bir dönemece geldi. Kısa bir duraksamadan sonra dönemeci döndü ve bir anda ışığın kaynağıyla yüzleşti ; Devasa kırmızı bir ejderha! Fal taşı gibi açılmış gözlerle korkudan nefesi kesilirken ani bir savaşçı refleksiyle kılıcını çekmeyi başardı ve bu refleks hayatını kurtardı çünkü ejderha onu fark eder etmez üzerine atılmıştı. Düşünecek zaman yoktu. Hiç beklemediği ve hazır olmadığı bir anda karşısına çıkan bu tehdide karşı her şeyini ortaya koymak zorundaydı çünkü artık geri dönüş söz konusu değildi. Tek yol ilerlemek ve ucunda ölüm bile olsa ejderhayı yenmekti. Sahip olduğu tüm güçle, her şeyiyle kendisine saldıran ejderha ile yüzleşti. Ejderhanın ateşiyle ısınan kalkanını tutamaz hale geldi, kılıcı pençe darbelerine dayanmakta zorlanıyordu. Üstüne üstlük ejderhanın derisi de adeta bir zırh gibi kalındı ve kılıcı neredeyse hiç işlemiyordu. Sanki bu güne kadar savaştığı her varlık bu ejderha olarak bedenlenmişti ve durmak bilmeden saldırıyordu. Savaşçının kasları çelik teller gibi gerilmişti. Karşı koymaya çalışmaktan tüm uzuvları yırtılırcasına ağrıyordu ama tüm yorgunluğuna ve korkusuna rağmen kararlılığı sayesinde sonunda ilerlemeye ve ejderhayı mağaranın derinliklerine doğru sürebilmeye başladı. Artık iyice derine inmişlerdi ve sonunda lavların adeta nehir gibi aktığı bir volkanın kalbine vardılar. Tam o anda ejderha savaşçıyı yakaladı ve lavlara atmak istedi ama savaşçı çevik bir hamleyle kılıcını ejderhanın kanadının altındaki zayıf bir bölgeye saplama fırsatını buldu. Acı içinde kıvranan ejderha aniden savaşçıyı da aldığı gibi volkanın kalbinden gökyüzüne doğru hızla yükselmeye başladı. Bulutların üzerine çıkarlarken artık ikisi de savaşmaktan bitkin düşmüş durumdaydı. Ayrıca ejderha aldığı yaranın da etkisiyle artık uçamaz hale gelmişti. Nihayetinde havada bir kasırga gibi dönerek hızla yer yüzüne doğru düşmeye başladılar. Yorgunluğun, dönüşün ve ani yükseklik farkının etkisiyle sonunda savaşçı da kendinden geçti ve ikisi birlikte okyanusa çakıldılar.
7. The Wise ( Bilgeler )
Savaşçı ve ejderha çakılmanın etkisiyle suda ayrı yanlara savruldular ve savaşçı bilinçsiz bir şekilde suda batmaya başladı. Tam o sırada kadim bilge şifacılar, balinalar geldi. Savaşçının gök yüzündeki mücadelesine şahit olmuşlardı. Balinalardan biri onu ağzının içine aldı ve korudu. Zamansız geçen ve sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca hem bedenindeki, hem ruhundaki yaraları şifalandırdı ve iyileştirdi. Ardından vakti geldiğinde balinalar savaşçıyı kuzeydeki bir adanın kumsalına bıraktılar. Ama bu ada tabi ki rastgele bir ada değildi.
Kuzey
8. Sea Shells - Master's Call
(Deniz Kabukları-Ustanın Çağrısı)
)
Savaşçı sahile vuran dalgaların ve deniz kabuklarının sesiyle kendine geldi. Bir yandan olanları anımsamaya çalışırken bir yandan da ne kadar yenilenmiş ve iyi hissettiğine şaşmaktaydı. Ejderha ile birlikte suya çakıldıktan sonra kendinden geçmiş olmalıydı fakat çoktan boğulmuş olması gerekirken bu sahile nasıl varmıştı? Sonra yavaş yavaş imgeler ve hisler geri gelmeye başladı. Devasa varlıklar tarafından sarmalanışını ve tüm bedeninde hissettiği kalınlı inceli ses titreşimlerini anımsadı. Her yanını kaplayan o sonsuz şefkat ve güven duygusunu hatırladı. Derken tam o anda yıllar önce kaybettiği ustasını karşısında gülümserken gördü. Hayalle gerçek arası bir bilinç durumunda olduğundan artık iyice rüyada olduğunu düşünmeye başlıyordu. Ustasına ; Ben öldüm mü? diye sordu. Ustası da ; Evet bir nevi. Eski sen öldü ama yeni sen eskisinden de canlı çünkü korkularından özgür, acılarından arınmış olarak yeniden doğdun, dedi. Savaşçı ; Nerdeyim, şimdi ne yapacağım? diye sordu. Ustası da ; Olman gereken zamanda, olman gereken yerdesin. Yanlış yok. Ne yaparsan yap yolun ona çıkacak, dedi ve kayboldu.
9. Heroes (Kahramanlar)
Savaşçı kendine geldikten sonra sahilden ormanın içine doğru uzun bir süre ilerledi. Sonra birden kendini kısmen sarmaşıklarla kaplı taştan yapılmış kadim bir yapının önünde buldu. Yapı, tabandan üst katlara yükseldikçe her katta daralacak şekilde piramidi andıran bir geometriyle inşa edilmişti. Yapının önündeki taş döşeli giriş yolun iki tarafında dev sütunlar vardı. Her bir sütunun önünde ise bir savaşçının tam boy heykeli bulunmaktaydı. Savaşçı, heykelleri inceleyerek yapının giriş merdivenlerine kadar geldi ve geniş merdivenlerin sonundaki çift kanatlı, yüksek ve ağır ahşap kapının önünde durdu. Kapının üzerinde açmak için herhangi bir şey yoktu. Kapıyı çaldı. Bekledi. Hiç bir şey değişmedi. Kapıyı zorladı ama açamadı. Sonra kapının kanatları üzerinde çember şeklide sıralanmış bir takım semboller olduğunu fark etti. Yalnız bir tanesinin olması gerektiği yer boştu. Çember eksikti. Tamamen iç güdüsel bir şekilde kılıç tuttuğu elini o boşluğa koydu. Bir anda avucunun içinden yayılan sarı beyaz bir ışık parlamasıyla irkildi ve elini aniden geri çekti. Avucuna baktı, her şey normaldi. Sonra kapıya, elini koyduğu yere baktı. Az önce boş olan yerde kapıya kazınmış yeni bir sembol belirmişti. Sembol kalınca bir daire içinde iç içe geçmiş şekillerden oluşmaktaydı. Dairenin çeperinde anlayamadığı bir dilde runik harflerle yazılmış bir yazı vardı. Yazıya dikkat kesildi ve nasıl olduğunu anlayamadan bir anda okudu ; Şair ve Savaşçı! O anda ahşap kapının kocaman kanatları aniden ardına kadar açıldı. İçeriden gelen soğuk ve loş hava akımı hızla bedenine çarparken savaşçı içeriye yöneldi ve kendini yüksek tavanlı büyük bir salonda buldu. Salonun etrafında daire şeklinde dizilmiş boyları 3 metreden uzun dev savaşçı heykelleri vardı. Zemin mermer cinsi siyahlı beyazlı bir taşla döşeliydi. Salonun ortasına doğru yürüdü. Bir an kulağına fısıltılar geldiğini sandı ve tüyleri diken diken oldu. Kısa bir duraksamadan sonra derin bir nefes aldı ve yürümeye devam etti. Salonun tam ortasında bir adımda üzerine çıkılabilecek yükseklikte silindir şeklinde özel bir taştan yapılmış yeşil bir platformla karşılaştı. Kafasını yukarı kaldırdı. Tavanda güneş ışığının içeri süzüldüğü, rengarenk doğal kristallerden oluşan, platformun hizasında ve çapında dairesel bir pencere gördü. Bu esnada öğle vakti olmuştu ve güneş de tepeye varmıştı. Merakla platformun üzerine çıktı ve yukarı baktı. Tam o sırada tavandaki kristallerin içinden doğan kalın bir ışık hüzmesi adeta bir şimşek hızıyla tüm bedeninin içinden geçerek üzerinde durduğu taşın içine akmaya başladı. Az önce duyduğunu sandığı fısıltılar bir anda çoğaldı, bedeni uyuşmaya başladı, gözlerinin kamaşmasından dolayı kafasını önüne eğmek zorunda kaldı. Kendinden geçmeden önce gördüğü son şey yeşil taşın ayaklarının altında zümrüt rengi alevler saçarak yandığıydı.
Salon artık bambaşka bir yere dönüşmüştü ve heykeller canlanmıştı. Hepsi parlayan gözlerini savaşçının üzerine dikmiş vaziyette tek bir ağızdan konuştular ;
İzledik çağlar boyu, savaşların bitişini.
Kartalların uçuşunu, ejderlerin düşüşünü.
Bekledik asırlar boyu, çağrımıza gelişini.
Korkakların kaçışını, cesurların dönüşünü.
Bilinmeyen bu yolda, yürüyerek güçlendin.
Var oluş ve yok oluş, savaşarak öğrendin.
İlk de son da bu anda, bu alanda, hepsi bir.
Mirastır bizden sana, özgür ruhun saf kalbin.
Doğu
10. The Poet & THe Warrior
(Şair ve Savaşçı)
Her şey eski haline döndüğünde savaşçı hala titremekteydi. Sanki bedeni milyonlaca parçaya ayrılmış, canlı cansız tüm varoluşla kaynaşmış ve sonra tekrar bir araya toplanmış gibiydi. Binlerce hayat yaşamış kadar bilge ama yeni doğmuş bir bebek kadar hafif ve huzurluydu. Sonunda kim olduğunu anlamıştı ama aynı anda da hiç bir kimlik hissi taşımıyordu. Özgürdü. Öte yandan özgürleştiği şeyin ne olduğunu bile bilmiyordu. Ama en önemlisi artık aradığı kişinin kim olduğunu biliyordu; Şair.
Bir süre bu halin dinginliğinde kaldıktan sonra üzerinde durduğu taştan indi ve kapıya yöneldi. Dışarı çıktı. Gece olmuştu. Kocaman tabak gibi bir dolunay tam tepeden ormanı gündüz gibi aydınlatmaktaydı. Algısı hiç olmadığı kadar açıktı. Orman binbir türlü sesle yankılanıyordu. O ise hepsini tanıyor, şefkatle dinliyordu. İçinde en ufak bir korku zerresi kalmamıştı. Her bir hareketi, gölgeyi fark edebiliyor, her bir sesi anında ayırt edebiliyordu. Sanki her canlıyı tek tek hissedebiliyor gibiydi. Ay ışığı, esen rüzgar, ağaçlar, böcekler, öten kuşlar, uluyan kurtlar, canlı cansız her şey onun dostuydu. Ve bir anda idrak etti; o güne kadar verdiği tüm savaşlar aslında dışarıda değil hep içinde olmuştu ve artık bitmişti.
O anda birden uzakta sağ tarafta hareket eden bir karartı dikkatini çekti. Dikkatlice baktığında simsiyah tüyleri ay ışığında kadife gibi parlayan kocaman bir jaguarın varlığını fark etti. Onun ışıl ışıl yanan sarı gözleriyle göz göze geldiğinde bir an beyninde şimşek çakmışa döndü. Bu hayvanda mucizevi bir şey vardı. Onun yanına gitmek üzere hareketlendiği anda jaguar da ormanın içine yöneldi. Kesinlikle savaşçıdan kaçmıyordu hatta onu takip etmesini ister gibiydi. Savaşçı da jaguarın ardından ormana daldı. Jaguar ormanın içinde sudaki bir balık kadar rahat hareket ediyordu. Bazen ay ışığında beliriyor, bazen gölgeler arasında kayboluyordu ancak asla savaşçının onu kaybetmesine izin vermiyordu. Nihayetinde bir tepenin sonuna doğru yaklaşırken savaşçı dev kedinin ileride tepenin üstündeki bir açıklıkta durduğunu fark etti. O da jaguarın ardından açıklığa ulaştı. Dolunay o kadar büyük ve parlaktı ki bir an uzansa neredeyse dokunabilecekmiş gibiydi. Jaguar son derece zarif ama bir o kadar da kudretliydi. Sapsarı gözlerini dikmiş dimdik ona bakıyordu. Savaşçının kalbi heyecandan yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.
11. One (Bir)
Sonra bir anda dev kedinin tüylerinin parıltısı yıldızların ışıltısı gibi artmaya başladı. O kadar arttı ki simsiyah tüyleri artık görünmez olmuştu ve sonunda büyüleyici bir şekilde göz kamaştıran, sarı beyaz bir ışık topuna dönüştü. Savaşçı bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan da hiç bir şeyi kaçırmamak için kamaşan gözlerini alabildiğine zorluyordu. Derken ışık topunun içinden yavaş yavaş bir insan silüeti belirmeye başladı ve o an savaşçı gözlerine inanamadı. Bu sahne rüyalarında defalarca karşılaştığı sahneydi! Şair orada, tam karşısındaydı! Ona seslenmek istedi ama tıpkı rüyasındaki gibi sesi çıkmıyordu. İlerlemek istedi ama ayakları adeta demir külçeler gibi ağırlaşmıştı. O anda birden gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Yoksa başa mı dönmüştü? Yaşadığı her şey boşuna mıydı? Onca yolu ve zorluğu yine aynı rüyada kapana kısılmak için mi gelmişti? Hayır, geçirdiği bunca şeyden sonra artık şairin bir kere daha elinin altından kayıp gitmesine izin veremezdi! Tüm kararlılığıyla bütün gücünü topladı, yayından fırlamış bir ok gibi aniden ileri atıldı ve kendini şairin tam önünde buldu. Parlak ışıktan dolayı göremediği şairin yüzünü seçmeye çalışırken silüet elini yavaşça ona doğru uzattı. O da heyecandan titreyen elini uzattı ve şairin eline dokundu. Zaman durdu. Ardından dolunayı bile sönük bırakacak parlaklıkta bir ışık topu ikisini de sardı ve birlikte bir anda yok oldular. Orman, olanları saklamak istercesine sessizliğe bürünmüştü...
Ne bir söz var söylenecek,
Ne bir şarkı, yazılacak.
Yok bir savaş, kazanacak
Sadece birlik…yaşanacak.